Tasavvuf ve Tarihi Süreci; Gerçek Tarikatlar ve Dinimizdeki Yeri

Son dönemlerin en popüler konularının başında tarikatlar, tasavvuf ve sufiler geliyor. Hz. Peygamber zamanında tasavvufun olup olmadığı, sufi kelimesinin anlamı ve tarikatın tarihi süreci hakkında detaylı bir yazı kaleme aldık. Gerçek tarikatlarla sahtelerini ayırma yöntemi ve İslam'da tasavvufun yerini ele aldığımız yazımızla baş başa bırakıyoruz.

Tasavvuf ve Tarihi Süreci; Gerçek Tarikatlar ve Dinimizdeki Yeri
07 Eylül 2020 - 01:43 - Güncelleme: 07 Eylül 2020 - 23:19

Son zamanlarda ülkemizde tasavvuf, tarikat ve cemaat kavramları üzerine  birçok tartışma ve oturum gerçekleştirilmiş, çeşitli sorular gündeme getirilmiştir. İslam'da tasavvuf, tarikat kavramı var mıdır? Sosyolojik yapısı nedir, ne gibi yararları ve zararları vardır? Bazı kesimlerce özellikle gündeme getirilen bu gibi sorular medya tarafından da bir hayli ilgi görmüştür. Tabi bu tartışma ve oturumların ülkemizde yaşanan darbe teşebbüsünden sonra olması da halkımızın tabii olarak ilgisini çekmiştir.

Ancak çeşitli vesilelerle İslam'ın özünü oluşturan cemaat mefhumu başta olmak üzere birçok kavram, yaşanan olaylardan da etkilenilerek genellemeye tabii tutulmak suretiyle eleştirilmiş ve toplumda ön yargı oluşturularak üzeri karalanmaya çalışılmıştır. Biz burada detaya inmeden tasavvufun tarihi süreci, birey, toplum ve devlet ile olan ilişkilerini günümüze kadar olan tarihi süreç içerisin de açıklamaya çalışacağız. Hz. Peygamber hayattayken önceliği ve arzusu hep ahiret olmuş bütün davranışlarında da Allah'ın rızasını gözetmiştir. Başta ashabı olmak üzere ümmetine de bunu tavsiye etmiştir.

HZ. MUHAMMED VE TASAVVUF

Ashabı kiram arasında farklı alanlarda farklı eğilimleri olan sahabeler vardı. Mesela bir kısmı ilme bir kısmı cihada bir kısmı ticarete eğilimliydi. Bir kısmı da vardı ki maddi olaylara çok girmek istemeyip çabalarını ibadet ve uhreviyat ekseninde sarfetmişlerdi. Bunlara Hulefa-i Raşidin, Aşere i Mübeşşere, Abdullah b.Ömer, Abdullah b.Abbas örnek gösterilebilir. Daha sonraki dönemlerde yaşayan abid ve zahid insanlar da bu zatları kendilerine örnek almışlardır.

Hz. Peygamber Nübüvvetiyle birlikte bir yandan da Kuran'ı Kerim'de geçen  tezkiye görevini icra ediyor ve Ashabının manevi amelleriyle ilgilenip onları irşad, terbiye ve tezkiye ediyordu.
Hz. Peygamber'in vefatına kadar devam eden bu süreç Efendimizin vefatıyla son bulmamış, metot olarak devam etmiştir. Hicri 1.ve 2. asır böylece zühd ve takva üzerine devam etmiştir.

SUFİ KELİMESİNİN ANLAMI

Hicri 2. asrın sonlarına doğru ise ilk defa sufi kelimesi kullanılmaya başlanmış farklı tarifleri olmakla birlikte daha çok saf yün giyen anlamında kullanılmıştır. Ancak kelimenin manasından ziyade dünyalığa önem vermeyip saf, kaba yün giyen, zühd ve takva da bulunan kimseler için kullanılması da konumuz için önemlidir.

HİCRİ 3. VE 4. ASIRLAR...
Hicri 3. ve 4.asırlarda mutasavvıflar ortaya çıkmış ilerleyen süreçlerde de kurumsallaşma ve tasavvufun metotları oluşturulmuştur. Buraya kadar anlattıklarımızdan anlaşılmaktadır ki tasavvufun özellikle Asrı Saadet ve 2. asra kadar olan bu süreç içerisinde isim olarak olmamakla birlikte uygulama da olmasıdır. Dolayısıyla isim olarak o dönemler de anılmaması yanlış veya geçersiz bir vakıa olduğu anlamına gelmez ki eğer bu iddia doğru kabul edilirse günümüzde mevcut olan bütün dini ilimler de geçersiz ve gayri muteber sayılır.

TASAVVUF İNKAR EDİLEBİLİR Mİ?

Maalesef bu hata günümüzde kasıtlı olarak yapılmaktadır. Bilinen bir gerçektir ki Hadis, Tefsir, Kelam vb. ilimlerin usûl ve metodları ilk dönemlerde var olup uygulanmakla birlikte daha sonraki dönemlerde yazılı hale getirilmiş ve kurumsallaştırılmıştır. İslam ilimleri inanç, amel ve ahlak olmak üzere genel itibariyle üçe ayrılır. Kelam ilmi inanç konularıyla, Fıkıh ilmi amel konularıyla, Tasavvuf ilmi de ahlak konularıyla ilgilenir dolayısıyla tasavvuf en başta bir ilim olması sebebiyle inkar edilmesi trajikomik bir durumdur.

Her Birini Aynı Kefeye Koyamayız!
Yapılan yanlışlardan diğeri ise milletin canına ve hakimiyetine kasteden alçak yapıdan dolayı bütün tarikat ve cemaatlerinde aynı  kefeye konmasıdır. Bu genellemeyi yapanlara sormak lazım: Müslümanların Halifesi Hz. Ali'yi tekfir edip onunla savaşan Harici mezhebinden dolayı  hak olan Ehli Sünnet Mezheblerinin de mi üzerleri karalanmalı? Veya Ebu Leheb'ten dolayı Arap olması sebebiyle Şehidlerin efendisi olarak anılan Hz. Hamza'nın da mı genelleme  yapılarak aynı kefeye konması gerekir?

Geçmiş Değerlerimizle Bağımız Koparılmak İsteniyor
Bu fikirler belirli amaçlar ekseninde oluşturulmuş özellikle de insanımızın geçmiş değerlerine olan bağını koparmak isteyerek onları modernist bir din anlayışına doğru sürüklemek istenmiştir. Çünkü bunu yapanlar çok iyi biliyorlar ki hak olan mezhepler ve tarikatlar toplumumuzda hedeflerine ulaşmalarında önlerine çıkan en büyük engellerdendir. Sanırım verilen örnekler konun anlaşılması için yeterlidir.

TASAVVUFUN AMACI NEDİR?

Tasavvuftaki asıl gaye bireyin nefsani arzulardan arınarak masivadan sıyrılıp Allah'a yönelmesidir. Bu gaye doğrultusunda tasavvufta farklı ekoller ve metotlar vardır. Ancak amaç aynıdır. Malumdur ki toplumu bireyler oluşturur. Dolayısıyla herkesin içerisinde emin olarak yaşadığı her türlü kaos vb. istenmeyen durumlardan kurtulmanın yolu kanâtimce tasavvuftan geçmektedir. Çünkü yukarıda  belirttiğim gibi toplumda yaşanan kargaşa ve istenmeyen durumların hepsi bireyde mevcut olan kötü ahlakın yansımalarıdır.

Bunun düzeltilmesi için de ahlakın düzeltilmesi gerekir bilakis bu iş de tasavvufun alanıdır. Çünkü tasavvuf, aynı zamanda bireyin ahlak yönüyle ilgilenen bir bilimdir. Tarihimize baktığımız da görmekteyiz ki tarikatlar birçok alanda etkili olmuş ve devlet tarafından desteklenmiştir. Mesela Selçuklu veya Osmanlı devletlerine baktığımız zaman yürütülen iskan politikası bilhassa tasavvufi zümrelerce ifa edilmiş ve devletler özellikle bu konuda tekke ve zaviyeleri görevlendirmek istemiştir. Çünkü tarikattaki şahısların en başta şeyhlerin üstün ahlakından dolayı fethedilen yerlerdeki zümreler bu kişilerden çok etkilenmiş İslam'ın ve devletin o bölgeye yerleşmesi kolaylaşmıştır.

SAHTE TARİKATLAR

Devletler tekke ve zaviyelere arsa vermiş, vakıflar kurmuş hem madden hem de manen arkasında olmuştur. Fakat yeri geldiğinde de batıl olan farklı gayelere yönelen bir kısım kesimlere de gereken müdahaleyi gayet sert bir biçimde yapmıştır. Tekke ve dergahlar sadece zikir meclisleri olarak faaliyet  yürütmemiş bunun yanı sıra sanat,ziraat,fikir ve yeri geldiğinde ordugah görevi görmüştür. Devletin vermiş olduğu araziler işlenmiş geçit ve sınır boylarının güvenliği de bizzat tekkeler vasıtasıyla sağlanmıştır.
Selçuklu devletinin bu tutumunu aynı şekilde Osmanlı devleti de takip etmiş ve daha da ilerletmiştir. Mesela 1700-1860 yılları arasında Ankara da otuzun üzerinde tekke ve tarikat müesseseleri tespit edilmiştir. Tekke postnişinleri/şeyhleri sadece tekke de tutulmamış devletin isteğiyle müderrislik, müftilik ve vaizlik gibi çeşitli görevlerde de kullanılmıştır. Tekkeler akşama kadar içerisinde boş boş oturulan hiç bir işe yaramayan insanların oluşturduğu müesseseler olmamıştır.

TARİHTE TARİKATLAR

Mesela Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin Ankara'daki tekkesinde şeyhlikle birlikte  Ak ve Kara medreselerde yıllarca müderrislik yapmıştır. Tekkeler de yaygın eğitim olarak halka İslami İlimler öğretilmiş aynı zaman da halk terbiye ve irşad edilmiştir. Osmanlı Devleti'nin takip ettiği bu tutum yıkılış sürecine kadar devam etmiştir. Muhammed Diyaüddin hazretleri de müridleriyle birlikte 1. Dünya Savaşı'nda Ruslara karşı savaşmış ve savaş sonucu gazi olmuştur. Bunların yanı sıra Kanuni Döneminde İran'dan gelen bir mollaya İstanbul'da hatip ve vaizlik görevi verilmiş, zamanla bu mollanın kalabalık bir cemaati olmuş ,vaaz ve hutbeler de şeriata aykırı ve hiç bir şekilde tevili olmayan sözler söylediği için sevenlerine müridlerine bakılmaksızın idam edilmiştir.

SAPIK YOLLAR
Hakeza Rumiye şeyhi namıyla meşhur olan şahıs 20-25 bin müridine rağmen Safevilerle olan işbirliği ve devlet aleyhine olan tutumlarından dolayı idam ediliyor. Evet Osmanlı Padişahları Ehli Sünnet üzere olan tarikat ve şeyhlerle samimi olmuş zikir, sohbet meclislerinde bulunmuş ve bazılarıyla devlet işlerinde fikir alışverişinde bulunmuş ancak devletin bekası ve ümmetin akidesiyle oynayan tarikat, tekke adı altında gizlenen kişilere de yukarıda ki örneklerde de söylediğim gibi sert tepki ve müdaheleyi ortaya koymuştur. Tarih içerisinde de bu böyle olmuştur. Mesela Hanbeli mezhebi adı altında yuvalanan bazı kesimler tarih içerisinde koca mezhep imamıyla hiç ilgisi olmayan fikirler ortaya koymuş ve faaliyette bulunmuşlardır. Netice olarak tasavvuf ve tarikat İslam'da var olan kavram ve müesseselerdir. Yaşanan acı olaylardan sonra genelleme yapmak ve bütün cemaat, tarikatları aynı kefeye koymak anlaşılacağı üzere vicdan sahibi kimseler için kabul edilemez bir iddiadır. Bu millet mayasını yoğuran hoca Ahmet Yesevi ve benzeri kimselere hüsnü zan edip muhabbet besleyecek ve onların arkasında duracaktır.
Yazar: Ahmet Emin Şahingöz