Fatih Tekin

Fatih Tekin

[email protected]

Müslümanların İslâm'a Teslimiyeti

25 Aralık 2020 - 22:00

Hemen hemen her fırsatta, sosyolojik bir takım kanaatlerimizi temellendirmek için söze başlamadan evvel dilimize doladığımız bir klişe söz vardır: "Yüzde doksan dokuzu Müslüman olan ülkede…"
Bu kanaati öne sürerek Müslümanların ekseriyette oldukları bir memlekette ortaya çıkan ve Müslümana yaraşmayan birtakım meselelerin bi yandan istisnai olması gerektiğini bir yandan da vukuu buluşunun
-kendimizce- garipliğini ihsas ederiz. Hayatiyetimizi sürdürdüğümüzü iddia ettiğimiz bu topraklarda hakikaten de Müslüman olmaklık oranı bu nispette midir ayrı bir mesele olmakla beraber Müslümanlığımızın keyfiyetinin neye tekabül ettiği de ehemmiyetlidir.

 
Ekserisi Müslüman olan bu topraklarda bu ekseriyeti teşkil eden zümrede İslâm'ı hakikaten hayatın nizamını tâyin etmede yegâne mercii kabul eden yüzde kaçta kaça tekabül eder acaba?
Yalnız mahremiyet meselesinde değil, haksız kazanç, rüşvet vesair menhiyyat hususunda da dikkatimiz ne derecede? (Bu arada mahremiyet telakkimizin nereden nereye geldiği de ayrı bir yazı mevzuu)
Yahut şimdilik meselenin amelî boyutunu bir kenara bırakalım ve şu hayatî soruyu soralım:
"Şeriat" deyince ürkmeyen, bu topraklarda İslâmiyetin yeniden hayat nizamını tanzim etmesi gerektiğine inanan kaç "inanan" vardır acaba?
 
Bu soruları evvela kendi nefsimizden başlayarak peşisıra ailemize sonra mahallemize sonra da halka halka tüm cemiyete teşmil edebiliriz. Bu teşmille de Müslümanlığımızın "ne idüğü" izhar olur böylelikle.
 
Modernizm hakkında sosyolojik tespitlerde bulunurken Adem aleyhisselam'dan beri nerede kötülük varsa orada onu kabul ettirme gayretinde olan şeytanın bulunduğu Müslüman veçhesinden ne kadar muhakkak ise izmlerin ortaya çıkışı ve bunların insanların hayatlarında tâyin edici makama temekkün edişinde de şeytanın varlığı Müslüman akıl için hakikat zümresindendir.
Şeytan vardır ve en büyük yutturmacası insanları olmadığına inandırmaktır.
 
Birtakım sorular sorarak muhtemeldir zihnimizi bu ataletden ve vurdumduymazlıktan kurtarabiliriz.
Mesela hayat telakkimizin tağayyürünün menbaını nerede aramamız gerektiği hususunda bir fikrimiz var mı? Zira bu topraklarda "yaşadığını" iddia eden zevât-ı kiram(!) -ki aydınları kastediyorum- bu topraklarda neyin berhava olduğu hakkında bir fikir sahibi olmadığı gibi fikirsizliğinin de tefrikinde değil.

"Ne olmuş yâni, tüm uluslar kabuk değiştirir idi, biz de değiştirdik, dünyanın gidişatı böyle idi!" diyerek meseleyi kökünden halletmek, kendi zamanından başlayarak kendi inancından uzaklaşmayı pek de ehemmiyetli bir mesele addetmeyerek onlar aydınlıklarını ispat etmişlerdi vakti zamanında çünki.
 
Peki ya biz? Biz yâni Müslümanlar, yâni inandığı iddiasında olanlar. Kelime-i tevhid getirmeyi esas fârik vasıf kabul edenler. Neredeyiz ve neyin peşindeyiz? Sorularımızla açmaya zorladığımız kapı bizi nereye götürür? Bu soruları sormak için ne "entelektüel" bir birikime ne de "akademik" bir payeye ihtiyacımız var. Müslüman olmaklığımızla iftihar ediyor ve Müslümanlığımıza yakışır yaşamak için cehd ediyorsak bu topraklarda cereyan eden her mesele gibi bu mesele de bizi meşgul edecek ve konuşma, amel etme hakkını bize verecektir.
 
Öyle ise Hristiyan takviminin neden bu topraklarda esas ittihaz edildiği sorusunu sormayı ve bunun üzerinden zihinlerimizdeki "çağdaş hurafeleri" temizlemeyi Allah ömür verirse haftaya bırakalım mı?
Unutmayalım, mesele yalnız soru sormaktan ziyade doğru soruyu, doğru mevziye sevketmekle de iltisaklı. Ötesi soruların cazibesiyle yoldan çıkmak mânasında ki bu sapkınlıktan Allah'a sığınırız…