Ömer Cömert

Ömer Cömert

[email protected]

Dökülüşlerimizde Bizden

08 Aralık 2020 - 18:35 - Güncelleme: 08 Aralık 2020 - 19:07



Bir yandan dökülürken bir yandan açmaya devam ediyoruz. Dökülmenin ve açılmanın birtakım getirileri var ama biz açılmanın taraftarları olarak dökülmenin kendimiz için takdir olmasını algılayamıyor, istemiyoruz.Hâlbuki "insanın yaşadıklarından öğreneceği çok şey vardır. Hüzün bizi iç dünyamızın daha önce keşfetmediğimiz ayrıntıları ile buluşturabilir. Onu bir misafir gibi kabul etmek gerekir. Misafir size yeni bir dünya getirir ve size bir şeyler katarak ayrılır." Misafirin bize faydası dokunması için onu anlayışla karşılamak ve derinliğini farkedebilmek gerekiyor.

Peygamberimiz, efendimiz buyurdu ki: "Mü’minin durumu gıpta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” 

Mühim olan sabrın ve şükrün meyvelerini olgunlaştırabilmek. Yapılması gereken ve tavsiye edilen budur. Genellikle yapılan ise o meyvelerin çürümesine neden olmak veya olgunlaşmadan dalından koparmak. Güzel bir yazı okuduğumuzda onun hangi sancıları yansıttığını değil bize ne hissettirdiğini önemseriz. Hâlbuki o yazarın bir sancısının ürünüdür yani acısının. Acıyla bütünleşebilmiş kişiler eser bırakabilir. Yaşadıklarını özümseyebilmiş kişiler aynı zamanda hoş sadaya sahip olabilenlerdir. Bizim tercih ettiğimiz nokta ise sürekli bir eksik hissetme, yetersiz görme durumu, kırılan duyguyu tekrar tepsiyle kendimize sunmak gibi önemli özelliklere sahibiz. Halil Cibran'ın güzel bir ifadesi var: Anılarına dikkat et. "Acı sana bir kere uğrar amma sen onu ziyaret etmeyi bırakmazsın." Küçük bir tavsiyede İbrahim ağabeyden; gönlümüze yorgunluk veren işlerden ve ilişkilerden uzak durmalıyız.

Ataol Behramoğlu olgunlaşabilmenin sancısız olmayacağını şöyle ifade ediyor: 
"Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı"
Olgunlaşmanın acısız, huzur içinde olmasını bekliyoruz, yaptığımız işten aynı zamanda bir tat bekliyoruz, mutmain hissetmediğimiz işleri faydamıza dokunacağını bilsek bile ya erteliyoruz yada  o işten uzaklaşıyoruz. Devamlı meyve vermenin peşine düşüşümüz âşikâr fakat meyvenin kurtlanmasına, çürümesine tahammülümüz yok, dalından dökenlere ise bahçemize giren çocuklara huysuz yaşlılar gibi bağırıp çağırmakla meşgulüz.
Düşünelim bir meyve ağacı dört mevsim meyve verebilir mi? Meyve verebilmesi için belli mevsimde yapraklarını dökmesi yani kuruması gerekli, belli mevsimde çiçek açması, toprağına cemrenin düşmesi, dalına-yaprağına suyun ulaşması gerekir. Tabiat hikmet gözüyle bakanlar için bir muallim ama vakit yok işte. Birçok şeyle bütünleşmeye vaktimiz yok ne hikmetse. 
Çok fazla gürültü var, bir şeyleri görmek, elde etmek artık eskiden kolay gibi görülebilir ama değil.
  
Ataol Behramoğlu'nun tavrıyla bitirelim:
"Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana"
Velhasıl dostlar bu bütünleşme gerçekleşmediği sürece eksik hissetme, huzursuzluk,  bir türlü oluşmayan tatminsizlik devam edecek gibi duruyor, durmasın.